in

BEĞENDİMBEĞENDİM

90’lar Neden Daha İyiydi?

Yeni Klişelere İhtiyacımız Var

Bu Bir Basketbol Yazısı Değildir

Basketbolun altın dönemini belirlemeye çalışmakla çocukluğunun nostaljik yanılsamaları arasında mekik dokuyan kimselerin zihnindeki en büyük hafıza boşluğudur doksanlar.

İlgili soruya yanıt ararken başlığı okuduğunuz düşünce yapısına göre neyi görmek istediğinizi netleştirirsiniz: Söz konusu NBA’in 90’lardaki basketbol dinamikleri olduğu kadar tanımlanan dönemin sosyal dokusu da olabilir.

Nitekim Her Şey NBA’in yaptığı nostaljik paylaşımların hemen hepsinde gördüğümüz bir ifadedir bu: 90’lar daha sert, daha mücadeleci ve daha “iyi” bir dönemdir.

Martin Heidegger’e göre her soru bir arayıştır ve hakiki bir soru, bulunmuş bir yanıtla ortadan kalkmaz.

Söylenmesi gereken söylendi; fakat öncesinde bir tanıma ihtiyacımız var: 90’lar hangi dönemdir?

Doksanların Tanımı

1 Ocak 1990’dan 31 Aralık 1999’a kadar geçen dönemi 90’lar olarak adlandırsak bile ilgili aralığın içerdikleri bu bölümle sınırlı değildir. Örneğin 1991 yılı NBA Finallerinin atmosferi 80’lerden esintiler taşır, benzer şekilde doksanlar dediğimiz dönem de ruhunu 2000’lerin başına aktarır.

Bu sebepten ötürü 2002 NBA Finalleri katı biçimde 2000’ler Finali başlığı altına giremez çünkü oyunun içindeki figürler (Phil Jackson, Kobe Bryant, Shaquille O’Neal) en azından doksanlardan beri varolan ve seyircilerin belleklerinde bu şekilde yer etmiş kimselerdir.

Dolayısıyla 90’lar ifadesi en kapsayıcı tabirle başlangıcında 80’lerin ruhunu içeren, yaşandığı süreç boyunca kendine has özellikler üreten ve bu niteliklerini 2000’lerin ilk yarısına taşıyan dönemdir.

2022’den 32 yıl geriye gidip 10 yıllık süreci zihinlerimizde canlandırmamız için 90’lar NBA atmosferini dönemin genel spor iklimi ve Türkiye’nin sosyoekonomik şartlarıyla ele almak durumundayız.

Nitekim Slavoj Zizek‘in dile getirdiği gibi “Gelecek determinist bir evrende yaşadığımızdan ötürü kapalıyken geçmiş, geriye dönük yeniden yorumlamaya açıktır“.

Gelinen noktada doksanlara yapılan övgüler, dönemin basketbol dinamiklerini içermek durumundadır.

Oyunun Detayları

NBA 90’larda 4 farklı şampiyon çıkardı. Bunlar:

  • 1990 Pistons
  • 1991-1993 ve 1996-1998 Bulls
  • 1994-1995 Rockets
  • 1999 Spurs

oldu. Şampiyonlar arasında Bulls üçgen hücum prensibini benimsemiş bir takımken Rockets, Hakeem Olajuwon‘un merkezde olduğu ve şutörlerle alan açmaya çalışan bir ekipti. Pistons sert oynayan oyuncu grubuna sahipken Spurs ise Duncan-Robinson ikilisinin pota altı savunmasıyla ipi göğüslemişti.

Şampiyonların farklılığı, basketbolun evrimini farklı yorumlamasından kaynaklanıyordu; fakat buna rağmen sonuç benzerdi: Pace Faktörü düştü.

Slow Motion NBA

Pace metriğinin ilk kez ölçümlendiği 1973-1974 sezonunda bir takım maç başına ortalama 107.8 defa hücum ediyordu. 1980-1981 sezonunda 101.8‘e kadar gelen değer 1990-1991’de 97.8‘e indi ve 1998-1999 sezonunda 88.9 ile dip yaptı.

90’lar NBA için pek çok istatistiğin farklı seyrettiği dönemdi. Bu süreçte bir takım için maç başına:

  • Hücum ribaundu 14’ten 12.4’e düşmüştür (günümüzde 10.3).
  • Asist miktarı 25’ten 22’ye düşmüştür (günümüzde 24).
  • Serbest atış miktarı 27’dir (günümüzde 21.8).

Oyunun yavaş, hücum ribaundu kovalamanın yaygın olduğu, pota altı mücadelesinin yoğun geçtiği ve faullerin sık yapıldığı müsabakaların bir ölçüde sebebi, 90’larda NBA basketbol kurallarının bugüne göre farklılık göstermesiydi.

Yasaklar

Gözünüz son yılların NBA’ine aşina ise 90’larda oynanan bir maçı açtığınızda içiniz sıkılabilir ve kendinizi “neden ikili sıkıştırma yapılmıyor?” sorusunu irdelerken bulabilirsiniz.

Nitekim NBA’in illegal defense ve daha az bilinen illegal offense kuralları günümüzde Warriors’un uyguladığı modern alan savunması modellerini katı biçimde kısıtlıyordu. Kısmi yardım savunması uyguladıktan sonra savunduğunuz ana oyuncuya dönmeniz durumunda illegal defense kararı çıkıyordu. Ya koşarak ikili sıkıştırmaya gitmeniz gerekiyordu ya da rakibin 1’e 1 oynamasına izin vermeniz gerekiyordu.

Bu durumun örneğini 1996 Bulls-Sonics NBA Finalleri 2. maçında 5 defa çalınan illegal defense kararlarında görebilirsiniz. İlgili kural yüzden çocukluğumuzda basket oynarken “1 atış 1 de yandan” tabiri dahi gelişmişti.

Bir diğer sorun da NBA’in kurallarla yasaklamaya çalışmasına rağmen hand-checking (el temasıyla savunma) durumunun sürmesiydi. Bu durum eski basketbolcu Kenny Smith’in açıkladığı videoda görüleceği üzere  bilhassa guardların içeri drive etmesini oldukça zorlaştırıyordu. Haliyle teknik becerisi veya atletizmi yüksek kısalara sahip olmayan takımların başvurduğu güvenli liman, topu bir uzuna emanet edip onun post-up oynamasıydı.

Dönüşüm

Televizyonun yaygınlaşması 90’ların rekabetçi ruhuyla bileşince NBA’in marka yüzü olma görevi Magic Johnson‘dan Michael Jordan‘a geçti. Aynı dönemde Formula 1’de pilotlarda ibre Alain Prost‘tan Ayrton Senna‘ya, devamındaysa Michael Schumacher‘e kaymıştı.

İngiliz Futbol Ligi ise 1888-1992 arasında oynanan İngiliz 1. Ligi formatından çıkıp Premier League formatına dönmüştü. Bu geçişi lehine çeviren Manchester United ise İngiliz futbolunun bayraktarlığını Liverpool‘dan almıştı.

Yaşananlar bize doksanların dönüşüm geçirdiğini gösterir.

Alışkanlıkları Kırmak

Merkezinde olduğu 2 farklı takımla:

  • İngiliz ligini 6 yılda 5 defa kazanan
  • 6 farklı kupa zaferi tadan
  • 2 kere asist kralı olan
  • 1 defa da İngiliz liginde yılın sporcusu seçilen.

Eric Cantona futbolu 30 yaşında bırakmıştı. Kendisi 90’ların özgün ve doğal bir figürdü.

Benzer şekilde 1992 Avrupa Futbol Şampiyonasını büyük futbol liglerine sahip bir ülke değil, Danimarka kazanmıştı. Müsabakaların başlamasına 10 gün kala Yugoslavya’nın yerine turnuvaya çağrılan Danimarka milli takımında kimi oyuncular tatilini yarıda keserek takıma katılmıştı.

1992 yılı itibarıyla iç savaşın 2. yılını yaşayan Yugoslavya ise 2001’e kadar çalkantılı bir süreç yaşadı, bu esnada 140.000 kişi hayatını kaybetti.

Aynı dönemde Doğu Almanya Devleti’nin yıkılmasıyla beraber 16 milyon Doğu Alman Batı Almanya’ya katıldı. Sovyetler Birliği ise 286 milyonluk dünyanın en büyük 3. nüfusuyla 1991 yılında dağıldı.

Doksanlar sürprizlere açık bir dönemdi.

Ölümlü Dünya

Değer verdiği kimselerin vefatını görmemiş çocuklar olarak sürprizlerin en büyüğünü, televizyon kutusunun içindekilerin ölümlü olduğunu fark ettiğimizde yaşarız.

7 Kasım 1991’de HIV+ olduğunu açıklayan Magic Johnson NBA’i şoka uğratmıştı. Nitekim bu açıklamadan 17 gün sonra Freddie Mercury‘nin AIDS nedeniyle ölümü de kamuoyunu etkilemişti. Benzer şekilde Amerikan Tenis Efsanesi Arthur Ashe 1993’de AIDS’ten ötürü hayatını kaybetmişti.

90’lar rap müziğin ve hip-hop kültürünün bilinirliğinin arttığı dönemdi. 80’lerle birlikte popülerleşen müzik türü 90’ların ortasından itibaren hem sözlerinde hem de ikliminde daha çok şiddet içermeye başlamıştı.

Bu müzik türünün önemli figürlerinden 2pac 1996’da, Notorious Big ise 1997’de vurularak öldürülmüştü. Bir başka bilinen müzisyen 50 Cent de 2000 yılında yakın mesafeden 9 defa vurulmasına rağmen hayatta kalmıştı.

NBA’deyse Michael Jordan’ın babası James Jordan 1993 yılında vurulup öldürüldükten sonra MJ basketbola 2 yıl ara vermişti.

Formula 1 dünyasında 80’lerin son dönemi ve 90’ların ilk yarısı Senna, Prost, Mansell gibi şampiyonlar çıkarmıştı. Prost’un emekliliğinden sonra Williams Renault koltuğuna geçen 3 defa dünya şampiyonu Ayrton Senna, 1994 yılında San Marino GP’sinde geçirdiği kaza sonucu hayatını kaybetmişti.

Günümüzdeyse Lewis Hamilton kalibresinde bir yarışçının, Drake veya Eminem gibi bir müzisyenin, LeBron James veya Lionel Messi gibi sporcuların sürpriz biçimde hayatını kaybetmesi ya da mesleklerine uzun süreli ara vermesi bize olağandışı gelir.

90’lar, kahramanlarınızın zarar görmeye müsait olduğu bir aralıktır.

Türkiye’de 90’lar

Toplumsal hikayemizin NBA ile bağlanmasını başlatan figürler Magic Johnson, Larry Bird veya Kareem Abdul-Jabbar olsa dahi yabancı bir ligin kitleler halinde bilinirliğini artıran figür Michael Jordan olmuştu. Nitekim çoğumuz için “90’ların en iyi takımı kimdir?” sorusunun yanıtı Bulls idi, benzer şekilde ABD basketbol takımının 1992, 1996 ve 2000 Olimpiyatlarında altın madalyayı kazanması da basketboldaki ABD hakimiyetini güçlendiriyordu.

Gelgelelim çocukluğu veya gençliği 90’lara denk gelen basketbolseverlerin ilk kahramanları Türkiye dışı figürlerden ziyade sıklıkla Efes Pilsen, Ülker, Tofaş veya Fenerbahçe forması giyen oyunculardan oluşuyordu.

İbrahim Kutluay, Harun Erdenay, Mirsad Türkcan, Petar Naumoski, Rashard Griffith, Mehmet Okur veya Hidayet Türkoğlu gibi figürleri barındıran 90’lar basketbol ortamı Türk gençlerine kendi ülkesinde barınan sporcuları hedef alma imkanı sağlıyordu.

Buna rağmen doksanlar, TBL’de üst üste 2 defa şampiyon olan Tofaş’ın basketbol şubesini kapatması ile sonlandı.

Türk gencinin gerek 90’larda gerekse bugün içinde bulunduğu ruh haline Lenin’in bir ifadesi açıklama getirir: “Sen politikaya karışmasan bile, politika sana sonunda bulaşır.”

Enflasyon

TDK’ya göre enflasyon ifadesinin anlamları: Para şişkinliği, gereğinden fazla artış ve pahalılık sözcükleri ile tanımlanır. Bu tanıma rağmen çocukluğumuzdan beri aşinalığımız olan bu sözcüğün hayattaki karşılığını anlamamız için çevremizdeki insanların tüketim alışkanlıklarını, rant hırslarını ve üretim kapasitelerini tecrübe etmemiz gerekir.

Türkiye’de enflasyon 1998-2000 arasında şampiyon olan Tofaş’ın kur krizi sebebiyle kapanmasına sebebiyet verdiği gibi 2010’ların ikinci yarısından itibaren istikrarlı düşüşte bulunan Türk Futbolu Ligini de açıklar.

Zamanla enflasyonun, toplumların gösterdiği davranışsal zaaflarının ve denetimsel sorunlarının ekonomik yansıması olduğunu fark edersiniz. Adına enflasyon dediğimiz doğal fenomen temelde paranın örnekleme aralığını bozar ve ticaret yapmayı zorlaştırır.

Her risk kendi fırsatını yaratsa bile pek çoğumuz destabil şartlarda yaşadıkça bulunduğumuz ülkenin gerçekliğinden kaçmaya başlarız.

Adalar

Türkiye’nin enflasyonist dinamikleri yurttaşların kendilerini Türk Lirasına değil yabancı para birimlerine endekslemesine yol açar, neticede kullandığımız ürünün imalatından satışına kadar dış dünyaya bağımlılık gösteren bir bölümü mevcuttur ve bu durum, alım gücüne kıyasla fiyat istikrarsızlığının oluşmasına sebebiyet verir.

Benzer şekilde günümüzde liseli veya üniversiteli öğrenciler, kimi kadın sporseverler yada 40’lı yaşlarında sportif faaliyetleri tekrar takip etmeye yönelen kimseler Türk spor ikliminin içindeki oluşumları izlemezler.

Arabaların, evlerin, yiyeceğin değerinin dövize endeksli olduğu bir ülkede NBA, Formula 1 ve Premier Lig gibi platformlar, yeni izleyici kitleleri için daha caziptir. Nitekim el değmemiş, güvenli bir ada arayışının belirli sebepleri vardır.

Aile babası insanlar “ağlak Hamilton” diye tweet atabilir ya da iş güç sahibi kimseler kötü oynayarak kazanılmış bir derbi galibiyetinden sonra kendinden geçebilir.

Bu durum Türkiye’ye has olmasa bile yaşananlar bize, insanların taraf olmaya meylettiğini gösterir.

Yeni Tanrılar

90’ların akıllarda yer etmesinin bir nedeni de pek çok etkileyici filme ev sahipliği yapmasıydı; bununla beraber dönemin temasını belirleyen pek çok filmin verdiği mesaj “gerçekliğe uyanmak, içini dökmek ve hakikatle yüzleşmek, sisteme başkaldırmak” gibi öğeleri içeriyordu.

Matrix, Fight Club ve hatta Ölü Ozanlar Derneği, Esaretin Bedeli gibi Hollywood filmlerinde dahi mevzubahis atmosferi görmek mümkündür. Doksanların Amerikan toplumu hedefsizlikten ötürü bunalmıştır, tekrara düşen anlatılardan ötürü gerçeklikle bağını kaybetmiştir.

Müzik (ya da sanat ve felsefe) toplumdan önde gittiği ölçüde anlam kazanır. Bu şekilde 90’lar Slayer, Metallica, Iron Maiden, Megadeth, Black Sabbath gibi çeşitli heavy metal gruplarına ev sahipliği yapmış, Nirvana tarafından icra edilen grunge tipi müziğe de fırsat tanımıştır.

Türkiye’nin 90’lar öncesinde yaşadığı çeşitli politik sorunlarsa ülkenin, 90’lar Batı dünyasının ekseriyetinde yaşanan “varoluşsal çatışma, sistem karşıtlığı” enerjisini açığa çıkarmasını günümüze kadar ertelemiştir.

Para Kimde?

Pew Research Center‘ın ve Credit Suisse’in araştırmalarını yan yana  koyduğumuzda hem ABD’de, hem de Türkiye’de artan gelir adaletsizliğini görmek mümkündür. ABD’nin üst gelir sınıfı 33 yıl içinde ülkedeki toplam zenginliğin %79‘una sahip olacak noktaya gelmiştir. Türkiye’de ise en zengin %10’luk kesimin servetteki payı 18 yıl içinde %66.7’den %81.2 mertebesine gelmiştir.

Sokakta yürürken kafanızı kaldırdığınızda insanların öfkeli, çatışmacı, tepkili, mutsuz olduğunu görebilirsiniz. Bununla birlikte toplumun bu enerjiyi ne şekilde dönüştürmesi gerektiğini bilmediğini de fark edersiniz.

İçişleri Bakanlığı’na göre Türkiye’de toplam 184.361 STK vardır. Nüfusu Türkiye’ye denk Almanya’da ise bu sayı 600 binin üzerindedir. Siyasi parti üyelikleri arasında ise oran terse döner: Almanya’da en çok oyu alan 7 partinin üye toplamı 1.2 milyon düzeyindeyken Yargıtay verilerine göre ilk 5 parti için bu miktar Türkiye’de 13.32 milyon kişi mertebesindedir.

Bu durum bize, Türk toplumunun kendisini sosyal oluşumlarla değil her gün gördüğü ekran figürleriyle özdeşleştirdiğini açıklar. Toplum olarak soyut kurumlar üzerinden örgütlenerek değil ekran yüzleri olan somut kişilerle bağ kurarak hareket etmeye meylederiz.

Hedef 90

Toplumun 90’ları hedef olarak belirlemesinin sebeplerinden biri aşağıdaki görselde yatar. Buna göre 90’larda ABD her gelir grubunun büyüdüğü, bilhassa gelir dağılımının alt kısımlarındaki hanelerin fakirliğinin azaldığı bir ekonomiye sahipti.

Görsel 2 – Dönemlere Göre Amerikan Servet Dağılımı

 

ABD’ye dışarıdan bakanlar için hedef açıktır: 90’larda dünyanın iki kutbundan birisi yıkılmıştır, Amerikan toplumu düzgün dağılımla zenginleşiyordur.

Ne kötü gidebilirdi ki?

Ekranlar

Yabancı bir memleketin adını bilmediğiniz sokaklarında yürürken doğup büyüdüğünüz ülkenize kıyasla kendinizi emniyette hissetmenizi sağlayan şey nedir? Kolluk kuvvetlerinin her yerde görünür olması mı, yoksa buna ihtiyaç duymayacak biçimde yaşanabilmesi mi?

Her şeyin mümkün olduğu on yıllık periyotta değil, her şeyin çoktan kaybolduğu ve geri getirilme olanağının olmadığı bir dünyada yaşadığımızı hissetmemizin temel nedeni de budur. Aynaya baktığımızda birilerine sesimizi duyurmak isteği içine girmemiz bile aynı yöne işaret eder: İnsanlar sisteme olan güvenini yitirmiştir.

90’lar, milenyum sonrası döneme ait büyük bir umut taşıyan dönemdi ve Hagi’nin Galatasaray’a gelebildiği, bir Türk futbol takımının Avrupa’da 2 kupa kazanabildiği, hatta tüm takım taraftarlarının sevinçte birleşebildiği bir aralıktı.

Doksanlar denince Uğur Mumcu‘nun, Necip Hablemitoğlu’nun yazdığı, Levent Kırca ve Uğur Dündar’ın TV’de olduğu Barış Manço, Cem Karaca, Ferhan Şensoy, Zeki Alasya, Metin Akpınar veya Zeki Müren‘in belleklerdeki yerini koruduğu, Tarkan, Mor ve Ötesi, Yavuz Çetin, Athena gibi oluşumları çıkaran, Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan gibi yönetmenleri üreten, Yavuz Turgul‘u, Şener Şen’i ve “Eşkıya”yı içeren, Yılmaz Erdoğan‘ın ve Cem Yılmaz’ın parladığı bir dönemi hatırlarız.

Teröre, enflasyona, politik istikrarsızlığa rağmen, 80 darbesinin ardından dünyaya entegre olmaya başlamış Türkiye’nin geleceğe umutla baktığı ve “insan” ürettiği bir dönemdir 90’lar; fakat toplumca geç katıldığımız partinin ancak sonlarına yetiştiğimizi henüz fark etmemiştik.

Geçen 30 yıl boyunca yaşanacak olan yaşanmıştır ve dünya belleklerimizdekinden daha iyi bir yer olmamıştır. Bu sebepten ötürü NBA özelindeki 90’lar arayışımız hep daha iyi bir dünya arayışımıza işaret etmektedir.

2020 yılında COVID, milenyum çağına layık olduğu muameleyi gösterdiğı sıralarda doksanların tanrısının The Last Dance ile yeni ekranların en revaçta olanı Netflix üzerinden yaşamımıza tekrar katılmamasına şaşırmamak gerek.

Nitekim ekonominin sıkışmasıyla beraber gelişen nostaljik istekler anlaşılırdır. Çevrenizdekilerde hissettiğiniz gerilimin ve mutsuz zihin yapısının da ülkenin çelişkileriyle uyumlu olmasından başka bir şey beklenemez.

Marilyn Manson 1999’da çıkardığı albümün adını “Tanrı televizyonun içinde” koymuştu çünkü tüm politikacılar, sporcular ve kayda değer kim varsa oradaydı.

Günümüzdeyse ekranlar her yerde. Cebimizden çıkardığımız aygıtın uygulamalarında sarı mikrofon uzatılmış bir cahilin 45 saniyelik zırvalamaları önümüze düşüyor, tarihçiler video çekiyor, “düşünürler” sorunları tanımlıyor, politikacılar tweet atıyor, televizyondakiler her şeyi biliyor; ama kimse anlaşılmıyor.

Sonuç

90’lar neden daha iyiydi sorusunun yanıtına böylelikle ulaşırız: Herkesin ve her şeyin erişilebilir olduğu bir dünyada yaşananlar değersizleşir. Bir olayın sürecini deneyimlemektense sürecin ürettiği sonuca sahip olmak isteriz çünkü hedeflerimiz (90’lar, Jordan, zenginlik veya toplumsal eşitlik, daha iyi bir hayat) artık erişilebilir gözükmez.

Zor zamanlar geçirmiş insanlarsa başkasının hikayesini duyduğunda kendisinden bir parçayı bununla eşleştirip “daha iyisini yapabilirim” dediği için herhangi bir on yıllık dönem diğerinden daha değerlidir.

Yeni kahramanlarımız bu yüzden tweet atıp şikayet edenler arasından değil, eyleme geçip başarı kazanan kişiler arasından çıkmak zorundadır.

Tek suçumuzun hür insanlar gibi konuşmak olduğu bir sistemde cebimizdekilere karşı duyduğumuz güvensizlik bizi eskiye yöneltmektedir; ancak hayat yalnız tek bir yönde yaşanabilir.

Yeni klişeler yaratabilmemiz dileğiyle…

  • Diğer Yazıları
Yazar Hakkında
Basketbolu felsefi yönüyle ele almayı seven, Steve Nash sayesinde Phoenix Suns taraftarı bir mühendis.
    90’lar Neden Daha İyiydi?
    Bu Bir Basketbol Yazısı Değildir Basketbolun altın dönemini belirlemeye çalışmakla çocukluğunun nostaljik yanılsamaları arasında mekik dokuyan kimselerin zihnindeki en büyük hafıza boşluğudur doksanlar. İlgili soruya yanıt ararken başlığı okuduğunuz düşünce yapısına göre neyi görmek istediğinizi netleştirirsiniz: Söz konusu NBA’in 90’lardaki basketbol dinamikleri olduğu kadar tanımlanan dönemin sosyal dokusu da olabilir. Nitekim Her Şey NBA’in yaptığı […]
    Steph Curry: NBA Tarihinin En İyi Point Guardı Mı?
    Bu Bir Basketbol Yazısı Değildir Basketbolun altın dönemini belirlemeye çalışmakla çocukluğunun nostaljik yanılsamaları arasında mekik dokuyan kimselerin zihnindeki en büyük hafıza boşluğudur doksanlar. İlgili soruya yanıt ararken başlığı okuduğunuz düşünce yapısına göre neyi görmek istediğinizi netleştirirsiniz: Söz konusu NBA’in 90’lardaki basketbol dinamikleri olduğu kadar tanımlanan dönemin sosyal dokusu da olabilir. Nitekim Her Şey NBA’in yaptığı […]
    Ben Simmons: Ne Olacak Bu Çocuğun Hali?
    Bu Bir Basketbol Yazısı Değildir Basketbolun altın dönemini belirlemeye çalışmakla çocukluğunun nostaljik yanılsamaları arasında mekik dokuyan kimselerin zihnindeki en büyük hafıza boşluğudur doksanlar. İlgili soruya yanıt ararken başlığı okuduğunuz düşünce yapısına göre neyi görmek istediğinizi netleştirirsiniz: Söz konusu NBA’in 90’lardaki basketbol dinamikleri olduğu kadar tanımlanan dönemin sosyal dokusu da olabilir. Nitekim Her Şey NBA’in yaptığı […]
    Çığlık: Dirk Nowitzki ve Paul Pierce Neden Özeldir?
    Bu Bir Basketbol Yazısı Değildir Basketbolun altın dönemini belirlemeye çalışmakla çocukluğunun nostaljik yanılsamaları arasında mekik dokuyan kimselerin zihnindeki en büyük hafıza boşluğudur doksanlar. İlgili soruya yanıt ararken başlığı okuduğunuz düşünce yapısına göre neyi görmek istediğinizi netleştirirsiniz: Söz konusu NBA’in 90’lardaki basketbol dinamikleri olduğu kadar tanımlanan dönemin sosyal dokusu da olabilir. Nitekim Her Şey NBA’in yaptığı […]

What do you think?