, , ,

Geçmişin Yankıları

Bizler için basketbolu tanımlayan kahramanlar.

“Nas ölüm ve yaşam gibi,
Nas bir asi,
Benim şiirlerim derin, hiç bir zaman düşmem.”

“Müzik ruhun gıdasıdır.” sözü en sevdiğim klişelerden biridir. Hayatlarımıza, düşünce tarzlarımıza etki eden sanatçıların ürettiği müzikler, spor tarihi boyunca da sporcuların beslendiği bir besin kaynağı aslında. Yukarıda kaleme alınmış şarkı, 90ların sonlarında Nas tarafından yazılmış bir manifesto. Aynı NBA basketboluna mihenk taşı olarak geçmiş oyuncular gibi. Organik.

90’ların başından itibaren Amerika’yı etkisi altına alan rap kültürü, etkilerini basketbol üzerinde de gösterdi. Fakirlik ve ırkçılık ile her gün burun buruna gelen siyahi oyuncular, rap sayesinde bu savaşta yalnız olmadıklarını hissettiler. Ölümle yaşam arasında gidip gelirlerken, rap tarafından hamurları yoğuruldu, rap kültürü ile büyüdüler. Kimileri Iverson gibi sahada ifade edemediklerini satırlara döktü. Bazıları da, sadece parkede baş kaldırdı, savaştı. Sanmayın ki bu savaş sadece yüksek kontratlar almak içindi. Bu savaş, varolma mücadeleleriydi.

Ben bu savaşın komutanlarını özlüyorum. Onlar, izlediğimiz televizyonların kadrajlarından çıkabilmiş kişiler. Onlar, insanlara basketbolu sevdiren ve en önemlisi; izleyenler ile ister istemez duygusal bağ kurabilen figürler. Hangimiz gecenin bir yarısı ailemizden gizlice Tracy McGready’i izlemek için kalkmadık? Veya hangimiz Gilbert Arenas’ın sırtında geçirdiği ‘0’ numarasının büyüsüyle mest olmak için kısık seste izlediğimiz televizyonların başına geçmedik?

Charles Barkley’in de söylediği gibi: “NBA izlenilebilirlik açısından tarihinin en karanlık dönemlerini yaşıyor.” Hak vermemek elde değil. Bir Miami Heat’i veya Orlanda Magic’i izlemek için sebebimiz yok. Bizi heyecanlandıracak, izlerken bizi koltuklarımızdan kaldıracak figürlerden yoksun bir çok takım.

Bu kıtlık en çok da tribünleri vuruyor. Normal sezon maçlarına izleyici çekmekte zorlanan 8-9 takımdan biri de, üstün yetenekleri kadrosunda barındırmasına rağmen Minnesota Timberwolves. Ligin izlenmesi en eğlenceli takımlarından biri olmasına karşın, şehrin ruhunu parkeye yansıtamadıkları için taraftarlarla bu genç ekibin arasında duygusal bir bağ oluşamıyor. Diğer taraftan, Timberwolves’a göre kadrosu çok daha kıstılı olan Sixers takımı, tribünlerininin neredeyse tamamını doldurmayı başarıyor çünkü her maç sadece 20 dakika parkede kalabilmesine karşın, duygusal olarak şehirle bütünleşmiş bir çaylak liderleri var. Ve taraftalar biliyorlar ki, o sağlıklı olduğu sürece terinin son damlasına kadar onlar için savaşacak. Galibiyeti taraftarlarıyla kutlayacak, mağlup olduklarındaysa; başını öne eğip onlardan mahçup bir şekilde özür dileyecek. En önemlisi de, ansızın çekip gitmeyecek…

Bu da beni, Miami Heat – Dragic üzerine Amerikan bir dostumla yaptığım sohbete götürüyor.

Ne zaman Miami Heat maçına göz atsam, boş tribünler görüyorum. Miami şehrinde yaşayan, takımına gönülden bağlı olan dostuma soruyorum: “Neden maçlara gitmiyorsun?” Bana sinirlenerek “Kimi izleyeceğim?’’ diyor. “Goran Dragic’in olgunluğu ve liderliği görülmeye değer değil mi?” diye soruyorum.

Dalga geçercesine gülümseyerek: ‘’Takaslanması kesin olan Dragic’ten mi bahsediyorsun?’’ diyor.

Haklı.

Daha sezon başlamadan playoff mücadelesinde yer almasına şans verilmeyen takımlar, tribünlerini doldurma sıkıntısıyla baş başa kalıyorlar. Bilet fiyatlarının 10 dolar civarlarlarına düştüğü bu dönemde en can sıkıcı durumsa; insanların maçlara gitmek için sebep bulamaması. Eğer benim gibi bir basketbol aşığı değilseniz, sadece eğlenmek için bütçenizden ve zamanınızdan yaptığınız fedakarlıklarla o koltuğu dolduruyorsanız, bir kaç sıkıcı akşamdan sonra basketbol izlemek dışında yapabileceğiniz bir çok aktiviteniz olduğunun farkına varıyorsunuz. Takımınızdaki kalbur üstü oyuncularla duygusal bağ kurmak isteseniz bile, bu oyuncuların isimleri takas dedikodularında sürekli geçtiği için onlardan soğuyor ve takımınızdan da uzaklaşıyorsunuz.

Bizim kültürümüzün aksine, Amarikalılar doğdukları şehrin takımlarına gönülden bağlılar. Fakat onlar da aynı bizler gibi, kalp atışlarını hızlandıracak karakterleri bulmakta sıkıntı çekiyorlar. O yüzden Golden State veya Cleveland gibi, keyif veren oyuncuların toplandığı takımlar şehre geldiklerini zaman koltukları dolduruyorlar. İşte tam burada, farklı olan kültürlerimiz birleşiyor. Bizler o şehirlerde yaşayıp, o takımın havasını tenefüs edemediğimiz için, – çoğunlukla – takımlardan ziyade beğendiğimiz oyuncuları destekliyoruz. Maalesef bu oyuncular da bir elin parmaklarını geçmiyor. Kıymetli zamanımızı, aynı arenaları dolduran Amerikan vatandaşları gibi, sadece ligin favori takımlarının karşılaşlamarını izlemek için ayırıyoruz, biz ek olarak uykumuzu da bölüyoruz. Televizyon rehberine göz gezdirdiğimizde karşımıza Atlanta Hawks – Phoenix Suns maçı çıktığı zamansa burun kıvırıyoruz…

Halbuki, uyku düzeninim daha katı olduğu lise yıllarımda bile her maçı izlemek için can atardım. Çünkü her maçın özel anlara gebe olma potansiyeli vardı. Uykulu gözlerle okula gidip, arkadaşlarıma ballandıra ballandıra anlatacağım şeyler olurdu. Akşam yemeğinden sonra maç programına bakar, saatimi kurar, yatağıma uzanıp hayallere dalardım.

Acaba bu akşam Vince Carter neler yapacak? Steve Nash gene bel arkası bir pas atıp, savunmanın tüm dengesini bozar mı? Kevin Garnett bu gece hangi uzunu hem ayak oyunlarıyla hem de sözleriyle yerle bir edecek?

Size Allen Iverson desem ,aynı benim gibi, maçı kazandıran basketi attıktan sonra taraftara koşup elini kulağının arkasına götürdüğü “Sizi duyamıyorum’’ anı canlanır gözlerizde. Sayıları gün geçtikçe artmayan günümüzün ‘’süperstar’’ figürlerinde eksik olan şey de tam bu. Tribünlere olan saygı. Şampiyonluk yüzüğüne duyulan özlem arttıkça, normal sezon maçları da git gide önemini kaybediyor. 2000’li yılların başında, hangi maça giderseniz gidin, galibiyet için canını dişine takan, oraya gelen izleyenler için bir ‘şov’ sunmayı kendine görev edinen süperstarları görebilirdiniz. Şampiyonluğu geçtim, playoff şansı dahi olmayan takımların tribünleri bile hatrı sayılır şekilde dolardı. Çünkü arenaları dolduran insanlar sadece galibiyet görmek için orada değillerdi.

Onlar Stephon Marbury’nin savunmacısının etrafında 360 dönüp bıraktığı turnikeyi, Mutombo’nun blok sonrası acımasızca salladığı işaret parmağına tanıklık etmek için oradaydılar.

Her takımın bünyesinde, çıplak gözle izlenmeye değer en az bir oyuncu barındırırdı. O karakterler, taraftarların o akşamki eğlencesi, arkadaşlarına heyecanla ‘’bunu görmeliydin!’’ dedirten hareketleri yapan oyunculardı. Evet, o karakterler sütten çıkmış ak kaşık değillerdi ama hep oradaydılar. Sakatlıklarına rağmen parkeye adımlarına attılar, kötü oynamaktan korkmadılar. Şov, onlar topu eline aldıklarında başlardı, devre arasında sahneye çıkan maskotlarla değil. O yüzden taraftarlar onlar hakkında çıkan olumsuz haberlere gözlerini bağlar, kulaklarını tıkarlardı.

Çünkü onlar, onların kötü çocuklarıydı.

nba

Artık oyuncularla duygusal bir bağ kurmak gün geçtikçe zorlaşıyor. Medya tarafından sürekli göz önünde olan ve her maçı neredeyse kapalı gişe olan New York Knicks taraftarları da bundan muzdaripler. Düşünsenize; zorluklar içinde biletinizi alıp, koltuğunuza geçiyor ve şovun keyfini çıkarmak istiyorsunuz. Knicks mağlup oluyor ki bunun olabileceğini biliyorsunuz. Fakat mağlup olmaktan çok Carmelo Anthony’nin umursamaz tavırları sizin sabrınızı taşırıyor. Haklı bir şekilde isyan ediyorsunuz ve sözde sizin süperstarınız size dönüp ‘”Takım sahibi şurada, paranı geri isteyebilirsin’’ diyebiliyor.

Veya kendinizce bir servet harcayıp, kilometrelerce yol geliyorsunuz. Koltuğunuza oturduğunuzda LeBron James’in dinlendirileceği için parkeye çıkmayacağını öğreniyorsunuz. Sizi bilmem ama ben Micheal Jordan’ın, Allen Iverson’ın hatta sürekli sakatlıklarla boğuşan Penny Hardaway’in dinlendireliceği için maça çıkmadığını hatırlamıyorum.

Ancak hatırladığım şey ise: Kobe Bryant’ın mahkemeden çıkar çıkmaz özel uçağına atlayıp, Denver karşısında parkeye çıkarak maçı kazandıran topu da çemberden geçirmesi.

Her ne kadar kazanmak tüm sporların yegane amacı olsada, ekranları başında izleyenleri ve arenalarda o anı yaşayan taraftalara bir galibiyetten fazlasını vermek, yani onlara bir şov sunmak, gün geçtikçe güneş tutulmaları kadar nadir hale geliyor. İstatistiklerin çizdiği sahte tablolarla gözlerimizi boyasakta, istatistikler geceleri bizi yataklarımızdan kaldıramaya yeterli olmuyor. Sıcak yataklarımızın tatlı çekiciliğini hiçe saydıran karakterler heyecanlandırıyor bizi. Öyle olmasaydı Kevin Garnett‘e, tek başına tribünleri doldurmasından dolayı “Big Ticket” lakabını takar mıydık? Veya onlarca yıldızının parladığı 98 yılında, gidip Jason Williams’ın formasını mı alırdık?

Evet, 98 yılında, aldığı dakikalar kısıtlı olmasına rağmen izleyenlerin gözlerine ziyafet çektiren Sacramento Kings’in çaylağı Jason Williams’ın sırtına geçirdiği 55 numara, o yılın en çok satılan 5 formasından biriydi.

Yaşadığımız karakter kuraklığının sebebinin en önemli sebebiyse, Amerika’da değişen rap ve Hip-Hop kültürü. Eskiden varolma mücadelesi vermenin yanısıra toplumun sorunlarını da şarkılarında dile getiren sanatçıların yerini, birbirlerini taklit eden, sözlerinde sadece kendi yaşadığı zorluklardan bahseden ve tek amacı şan şöhret elde etmek olan şarkıcılar almış durumda. Yazdıkları sözlerden alıntı yapmaya bile zorlandığımız bu isimler, medya tarafından pohpohlanarak gündeme gelmeyi başarsa da, tarihin sayfalarına maalesef bir çentik atamayacaklar. Bir ses olmak yerine, eko olmayı tercih eden NBA yıldızlarımız gibi Fast Food tarzında tüketilecekler ve bundan 50 yıl sonra da hatırlanmayacaklar.

Hızlıca tüketilen, tadı tuzu olmayan bu müzik üretiminin sonuçları bizim jenerasyonumuza etki ettiği kadar basketbol dünyasına da tesir ediyor. Hiç bir tat alamasakta, karın tokluğuna tüketilen bu kültürün meyvelerini midemiz kaldırmıyor. Bu çiğ ve yapay ürünleri kustuğumuz zaman, ister istemez geçmişin o güzel tatlarını canlandırıyoruz hayallerimizde. Aç tavuk kendini buğday ambarında sanır hesabı, yeni yetişen yıldızlarla eskileri bolca karşılaştırıyor ve hatta bazen onlardan iyi olabileceklerini tartışıyoruz. Ancak basketbol hiç bir zaman basketbol değildir. Yeni yetmeler parke üstünde geçmişin hayaletleriyle istatistiksel olarak savaşabilselerde, o parkeye sığamayıp dışına taşmış olanlarla hiç bir zaman boy ölçüşemeyecekler.

Bahsettiğim konularda bana katılmadığınız yerler olabilir. Veya geçmişe duyduğum özlemden dolayı bana romantik diyebilirsiniz. Dünyanın düzeni artık böyle kardeşim! diye isyan da edebilirsiniz. Hepsinde haklısınız.

Ancak;

Ben de, aynı parkelere sığamayanlar gibi,
Bir asiyim,
Ve benim şiirlerim derin, hiç bir zaman düşmem.

Yazar: Feyyaz Sonbudak

İçeriği Puanla!

0 puan
Upvote Downvote

Total votes: 0

Upvotes: 0

Upvotes percentage: 0.000000%

Downvotes: 0

Downvotes percentage: 0.000000%

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir