in , , ,

Michael Jordan Belgeseli: The Last Dance 9. Ve 10. Bölüm

Micheal Jordan’ın Belgeseli’nin Yeni Bölümlerinde Bizi Ne Bekliyor?

Yolculuğun En Son Durağı

Sonunda hem merakla beklediğimiz, hem de gelmesini hiç istemediğimiz an geldi. Basketbol yoksunluğu çektiğimiz günlerde bizi çekip çeviren, toparlayan ve ayağa kaldıran belgesel the Last Dance’in son iki bölümü ile birlikte bu güzel rüya nihayete erdi. Elbette belgeselin tümü ile alakadar söylenip toparlanması gereken bir çok düşünce mevcut. Lakin öncelikle gelin, bu nadide yapımın son iki parçasını ele alıp, sonrasında genel analizimizi yapalım.

—-SPOILER İÇERİR—-

Bundan önceki incelemelerimizde artık hem sizin, hem de bizim kafamızda yer ettiği şekilde hikaye iki ana koldan ilerliyordu. Belgesele adını veren “son dans” sezonunda, 1998 finallerine varan yolun ta en başında, yani sezon başında söylenegeldiği şekilde Bulls hanedanlığının son perdesi, Utah Jazz – Chicago Bulls eşleşmesi ile tamamlanacaktı. Diğer ana kolda ise yolumuz Reggie Miller’lı Pacers ile 1997 Doğu Konferansı Finalleri’nde kalmıştı. Bu kolda ilerleyen hikayede önümüze öncelikle Pacers’ın ne denli zor bir takım olduğu vurgusu konuldu. Nihayetinde NBA tarihinin en iyi üç şutöründen biri tarafından sürüklenen Pacers elbette ki ciddi bir rakipti.

Lakin belgeselin geri kalanında verilen yenilmez armada imajını yıkmaya en çok yaklaşan takımın Pacers olması, Bulls ve Jordan’ın hikayesine aşina olmayan izleyiciler için bir hayli sürpriz bir olgu olsa gerek. Jordan’ın kişisel finaller tarihinde yaşadığı iki 7 maçlık seriden birisi olarak Pacers serisi, Jordan’ın kendi sözleriyle belirttiği üzere Pistons maceraları ile birlikte onları en çok zorlayan karşılaşmalar olmuştu. Şahsi düşüncem Pistons’ın zorluğunun fiziksel rekabetten, Pacers’ın ise basketbolun özünü içeren rekabetten geldiği göz önüne alınırsa; Pacers serisi belki de Jordan için aşılması en zor engel olmuştu. Pacers macerasının bitişine müteakip karşılarına gelen

Utah Jazz ise Bulls’u Pacers kadar zorlamamış olsa da, kadrolarında John Stockton ve Karl Malone gibi NBA tarihinin en değerlilerinden iki oyuncuyu barındırması açısından kayda değer bir rekabeti içermekteydi. Lafı uzatmaya gerek yok zira belgesel de lafı uzatmamayı uygun görmüş, Bulls’un muzaffer bir şekilde ayrıldığı bu seri hepimizin malumu.

Bu seride öne çıkarılan şey ise, son bir kaç bölümde eksikliğini hissettiğimiz Jordan dışı kişisel hikayeler minvalinde Steve Kerr oldu. Kerr’ün Jordan’ın kişisel hikayesi ile paralellikler gösteren yaşamı, babasını bir suikast sonrası kaybetmesi, benliğini basketbol ile özdeşleştirmesi ve Bulls hanedanlığında kendine yer edinirken, kendini Jordan’ın yanında yerleştirdiği konum, bize belgeselin Jordan hakkında empoze etmeye çalıştığı takım arkadaşı paternini pekiştiriyor: rolünü benimse. Hep çok çalış. Jordan’ın saygısını kazan. Birgün senin de parlayacağın gün gelecek. Nitekim 97 finallerinde Kerr’ün çok kritik yerde bulduğu üçlük ile gelen şampiyonluk, Kerr’ün kariyerindeki zirve nokta olarak hikayedeki yerini alıyor.

Unutmamakta fayda var. 97 finallerinin açık ara yıldız olayı kuşkusuz, bizim 20 küsür senedir “flu game”, yani grip maçı olarak bildiğimiz hususun aslında “gıda zehirlenmesi maçı” olduğunun bizatihi Jordan tarafından açıklanması. Jordan’ın durmak, yorulmak bilmez bir “winner” karakterini perçinleyen bu mucizevi maç, belki bir belgeselde karşınıza çıkmasa ve bir filmin senaryosu olarak karşınıza gelse “hadi oradan Cüneyt Arkın artık!” diye tepki göstereceğiniz cinsten. Ancak 9 bölüm boyunca tanık olduğunuz Jordan perspektifi, bu noktada sizi şaşırmaktan alıkoyuyor.

Hikayenin diğer ana kolunda ise işlenen konu pek tabii ki 98 Finalleri ve Bulls’un son zaferlerinde izledikleri yollar. Burada da aşağı yukarı malumun ilamı olduğundan mütevellit, hikayenin ana akışı seyirciye çok büyük bir heyecan sunmuyor. Lakin hikayeye müdahil olan ufak kişisel yaşanmışlıklar seyirciyi belgeselden sıkılmaktan alıkoyuyor. Örneğin Jordan’ın babasını kaybettikten sonra bir baba figürü olarak benimsediği Gus Lett ile olan ilişkisi, empatik açıdan belgeselin en güçlü yanlarından biriydi. Zira Jordan gibi herkese tepeden bakan ve ezen geçen bir figürün, aslında ne ölçüde yalnız, kırılgan ve muhtaç olduğunu bize gösteren Gus Lett hikayesi, izleyicinin Jordan ile tamamiyle mekanik ve sadece başarıya odaklı bir bağ kurmasına engel oluyor.

Toprağın bol olsun sayın Gus Lett. Bunun yanında belgeselin şu bölümüne kadar gayet iyi dayandığını düşündüğümüz Dennis Rodman’ın NBA finallerinin ortasında WWE maçına kaçması gibi abaürtlükten absürtlüğe koşan bir hikayenin varlığı da, Bulls’un son dansının aslında ne derece nev-i şahsına münhasır bir hikaye olduğunu bize aktarıyor. Belki de son dans yılını, diğer pek çok şampiyonluk hikayesinden ayıran yön bu: çok perspektifli, çok yaşanmışlıklı, organik bir hikaye. Bu özelliği ile dünya üzerinde iki millete çok yakın gelen bir hikaye olduğunu düşünüyorum: Realite şovlardan kafasını kaldıramayan Amerikalılar ve her hikayenin kahramanında bir miktar kör/topal karakter özelliği arayan Türkler. Sosyal medyadaki tepkiler de bu savımızı doğrular nitelikte.

Nihayetinde, istediği kadar güzel gitse de sonu hüsran olacağı bilinen bir hikaye, şampiyonluk gibi muazzam bir paye ile taçlandırılmış olsa da sonsuzluğa uğurlanıyor ve Bulls takımı, 98 şampiyonluğu ile birlikte tam 6 muzaffer sene sonrası dağılıyor. Bu dağılmış öncesi yapılan son toplantının ruhani yönünün izleyiciye oldukça iyi aksettirildiği kanaatindeyim. Her sonun bir başlangıç olmadığını, hüznün omuzlarınıza kalın iki urgan gibi acı çektire çektire oturabileceğini gösteren bir final ile belgeselimiz son noktayı koydu.

—-SPOILER SONU—-

Michael Jordan gibi bir ikonun tüm zamanların en iyi basketbolcusu olarak isminin en başta yazılagelmiş olmasını destekleyen bir belgesel izledik. Açıkçası belgesel bu konuda yanlı. Zira bu belgesel bir Jordan belgeseli ve Jordan’ın hayatını ortaya koyan bir yapım olarak yanlı olması, hem gerekli hem de doğal. Yapım boyunca söylenen her şeyi %100 doğru olarak almak izleyicinin kendi kararı elbette. Ancak ister manipülatif hikayecilik ile izleyici etkilenmeye çalışılmış olsun, ister söylenenlerin yarısı kesilip, atılıp, budanmış olsun; hikayenin ortaya net olarak koyduğu bir nokta var.

Bugün biz burada, NBA ortak paydası altında bazı şeyleri edinebilmiş. Bu edinimleri paylaşabilmiş konuma eriştiysek bunda aslan payı kuşkusuz Michael Jordan’ındır. Ortada sosyal medya yokken, hayatın sizin dışında akan kısmını 3 karış bile olmayan bir ekrandan takip edebiliyorken Jordan, 90’larda bir sporcu olmayı geçmiştir. Başarılı bir sporcu olmayı da geçmiştir. Jordan sırtına bir organizasyonu almış ve onu dünyanın eğlence sektörünün merkezine yakın bir yere konumlandırmıştır. Jordan yeni yeni küreselleşmeye başlayan bir dünyada basketbol kültürünü belki de tek başına oluşturup, kitlelere ulaştırmıştır. Bir kültür ve spor ikonu olarak Jordan, nice günümüz basketbol starının basketbola başlama sebebi ve ilhamı olmuştur. Bunun da sebebi olarak tüm bu belgeseli bir ruh, bir karakter olarak alıp bir çerçeve ile duvarınıza asmanız gerekebilir. Belgesel size bir Jordan imajı ve görüntüsü vermiş durumda.

Bu noktadan sonra izleyici olarak tercih sizin elinizde. Ya size verilen ile mutabık kalıp, bu Jordan imajı ile görüşünüzü şekillendirebilirsiniz. Ya da merak ile fitili ateşlenen bir basketbol isteği ile araştırıp, soruşturup, kendi en doğru Jordan imgenizi kendiniz oluşturabilirsiniz. Önünde sonunda belgeselin anlatmak istediğinin de bu olduğunu düşünüyorum: büyüklük baki ancak sizin Jordan’ınız sizin hükmünüzde. Muhtemelen Jordan da bunun farkında ki, belgeselin bitişi ile birlikte çalan Pearl Jam şarkısı Present Tense, bize onun kafasında dönen düşünceleri ele veriyor:

“Zamanını tek başına, geçmişteki pişmanlıklarını tekrar hazmetmekle geçirebilirsin,
Ya da her şeyi kabullenip farkına varırsın ki,
Kendini affedebilecek tek kişi yine sensin
Şimdiki zamanda yaşamak hepsinden daha anlamlı geliyor.”

Şimdiyi yaşayan belki de en büyük sporcunun macerasına bu hafta ile noktayı koymuş olduk. Ümidim o yönde ki bu kalitede ve bu açıklıkta bir çok belgesel, bu yapımın başarısından ilham alıp bizi daha çok basketbol hikayesi ile buluşturur. Zira bizim gibi kitleler için basketbol sadece parkede var olan bir 40 küsür dakika değil. Koskocaman bir hayat ve onun hikayesi.

  • Diğer Yazıları
Yazar Hakkında
Her Şey NBA’de haftalık köşe yazıları yazan Emre, Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümü mezunu olmasına rağmen, şu anda İzmir’de Hava Trafik Kontrolörü olarak çalışıyor. Evli ve bir kız çocuğu babası (eli kulağında!). 90’ların başında babasının kucağında uyuklayarak izlediği All-Star maçlarından beri NBA kültürünün takipçisi.
  • En Kötü NBA Yorumları Finaller Özel
    Yolculuğun En Son Durağı Sonunda hem merakla beklediğimiz, hem de gelmesini hiç istemediğimiz an geldi. Basketbol yoksunluğu çektiğimiz günlerde bizi çekip çeviren, toparlayan ve ayağa kaldıran belgesel the Last Dance’in son iki bölümü ile birlikte bu güzel rüya nihayete erdi. Elbette belgeselin tümü ile alakadar söylenip toparlanması gereken bir çok düşünce mevcut. Lakin öncelikle gelin, […]
  • Yapmazsam Olmaz: En Garip Oyuncu Ritüelleri!
    Yolculuğun En Son Durağı Sonunda hem merakla beklediğimiz, hem de gelmesini hiç istemediğimiz an geldi. Basketbol yoksunluğu çektiğimiz günlerde bizi çekip çeviren, toparlayan ve ayağa kaldıran belgesel the Last Dance’in son iki bölümü ile birlikte bu güzel rüya nihayete erdi. Elbette belgeselin tümü ile alakadar söylenip toparlanması gereken bir çok düşünce mevcut. Lakin öncelikle gelin, […]
  • Curry 2.0: Jamal Murray Yeni Stephen Curry Mi Olacak?
    Yolculuğun En Son Durağı Sonunda hem merakla beklediğimiz, hem de gelmesini hiç istemediğimiz an geldi. Basketbol yoksunluğu çektiğimiz günlerde bizi çekip çeviren, toparlayan ve ayağa kaldıran belgesel the Last Dance’in son iki bölümü ile birlikte bu güzel rüya nihayete erdi. Elbette belgeselin tümü ile alakadar söylenip toparlanması gereken bir çok düşünce mevcut. Lakin öncelikle gelin, […]
  • Kayan Yıldızlar: En Kötü Playoff Performansları!
    Yolculuğun En Son Durağı Sonunda hem merakla beklediğimiz, hem de gelmesini hiç istemediğimiz an geldi. Basketbol yoksunluğu çektiğimiz günlerde bizi çekip çeviren, toparlayan ve ayağa kaldıran belgesel the Last Dance’in son iki bölümü ile birlikte bu güzel rüya nihayete erdi. Elbette belgeselin tümü ile alakadar söylenip toparlanması gereken bir çok düşünce mevcut. Lakin öncelikle gelin, […]
Paylaş:

What do you think?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Michael Jordan’ın “Flu Game”i Hakkında Bilinmeyenler!

nba skandallar

VIDEO | NBA TARİHİNİN EN BÜYÜK SKANDALLARI! | I. BÖLÜM